İsmail Demirbaş, Dünya Bizim için kaleme aldığı 15 Temmuz yazısında Fethullah Gülen yapılanmasının karakteristiğine değindi. Demirbaş, bir daha aldanmamak için ders çıkarılması gerektiğini belirtti.

İsmail Demirbaş, Dünya Bizim için kaleme aldığı 15 Temmuz yazısında Fethullah Gülen yapılanmasının karakteristiğine değindi. Demirbaş, bir daha aldanmamak için ders çıkarılması gerektiğini belirtti.

15 Temmuz’dan 15 Temmuz’lara yediğimiz darbeler

15 Temmuz darbe girişiminden sonraki ilk haftalarda Meram Tıp Fakültesi yanındaki caminin kürsüsüne çıkıp bir cuma vaazında FETÖ yapılanmasının özelliklerini bildiklerimden ve gözlemlerinden yola çıkarak on maddede anlatmaya çalışmıştım. Bir yıl sonra Diyanet İşleri Başkanlığı “Kendi dilinden FETÖ: örgütlü bir din istismarı” adıyla bir rapor yayınladı. Darbe girişiminin ilk haftalarında cami kürsüsünden anlattığım on maddenin de bu raporda yer bulması beni şaşırtmadı. Aslında benim gördüğümü toplumda birçok kimse de görüyordu. Fakat Diyanet İşleri de dahil olmak üzere konuşması gereken birçok kurum ve kişi susmayı tercih ediyordu.

FETÖ'nün hızlı ve hormonlu büyümesinin iki ana etkeni vardı: Himmete dayalı ekonomik büyüme ve bu amaca ulaşmak için bolca başvurulan din istismarı. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Biz istismara açık ve yatkın olduğumuz sürece bizi ve inançlarımızı istismar eden çok olur. Dün onlar, yarın başkaları…

Vahiy kaynaklı bir dinin istismarı için öncelikle onu gönderen Allah'ın istismar edilmesi ve bir Allah tasavvurunun uydurulması gerekiyordu. FETÖ başı da bunu yaptı. Yaptığı konuşmalarda Allah'ı cami kürsüsüne, Muhammed Mustafa'yı (sav) cemaatinin arasına getiriyordu. Haktan ona nida geliyor, Allah'ın planına muttali oluyor, semadakiler ve Resulullah ona iltifat ediyor, Allah o toplulukta tecelli ediyordu. Allah ona sırlar veriyor, onu yüce ve kutsi bir iş için seçiyordu. (Seçildiği kutsi işin ne olduğunu 15 Temmuz'da öğrendik. Onu bu kutsi işe seçenlerin kim olduğu da belliydi zaten.) Seçilmiş bu kişiyi üzen cehenneme gitmekten kurtulamazdı. (Onu üzenlerin başına neler geldiğini de biliyoruz artık: Muhsin Yazıcıoğlu, tahşiye gurubu, Recep Tayyip Erdoğan, Aziz Yıldırım, kamu görevlileri…)

Karşımızda Allah'la konuşan, peygamber ile görüşen, meleklerle ahbaplık eden, ulvi, manevi bir kimse vardı. Yanılmazdı, hata yapmazdı. Ona itiraz eden manevi bir cezaya maruz kalırdı. FETÖ başının peşine takılanlar onu dinledikleri kadar bir de Allah'ın kitabını dinleselerdi, okusalardı aldanmayacaklardı. Ezeli ve ebedi bilen Allah, toplumların başına gelecekleri de biliyor ve uyarıyordu: “Ey insanlar! Allah'ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın, çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah hakkında aldatmasın” (Fatır Suresi, 5)

Anlaşılmak değil etkilemek istiyordu

FETÖ başı konuşurken inandırıcılığını artırmak ve insanları etkilemek amacıyla Arapça, Osmanlıca, farsça terkiplerden oluşan, halkın anlamakta zorlanacağı süslü ve ağdalı bir dil kullanıyordu. Böylece çok şey bildiği imajı yaratıyordu. Oysaki halka din anlatmak için kullanılan dilin sade basit ve anlaşılır bir dil olması gerekirdi. Çünkü Nebiler bile kavminin dili ile gönderilmişti. Bir bedevi, bir çoban bile Rasulullah’ın mesajını anlıyordu. FETÖ başı ise anlaşılmak değil etkilemek ve itaat edilmek istiyordu.

İnsanların Allah tasavvurları ve dini inançları ile oynayınca artık hayatın her alanında onları kontrol etmek ve yönlendirmek mümkün olmuştu. FETÖ en çok halkın dini duygularını kullanarak insanların cömertliğini istismar ediyordu. Zekat, fitre, kurban, infak, himmet gibi kavramları kullanarak yardım topluyor, fakat nereye harcadıklarına dair hesap vermiyorlardı. Müslümanlara hizmet etmek amacıyla para topladıklarını söyleseler de hiçbir hizmeti ücretsiz ve karşılıksız olarak vermiyorlardı. Yoksul ve muhtaç ailelerin en zeki çocuklarını alıp, ailelerinden uzaklaştırıp, onları özellikle pozitif bilimlere yönlendiriyor, fakat dinî ilimlerde uzmanlaşmaktan uzak tutuyorlardı. İslami ilimleri FETÖ başının seçtiği dar bir grup Pensilvanya'daki çiftlikte alabiliyordu. Yetişmiş eğitimli gençler doktor, mühendis, asker, hakim, pilot… olsunlar, ama mümkünse az din bilsinler isteniyordu. Sormasınlar, sorgulamasınlar, sadece itaat etsinler, özellikle Kur'an ilimlerinden uzak dursunlar isteniyordu.

Cemaate mensup olanların sadece Risale-i Nur ve FETÖ başının kitaplarını okumalarını yeterli görüyor, farklı eserlerin okunmasından hoşlanmıyorlardı. Hep gizli bir ajandaları vardı. Kapalı devre grup yapılanması hakimdi. Güvenilir ve kullanışlı olarak görmedikleri kimseleri aralarına dahil etmiyorlardı. Hiyerarşik bir yapılanma vardı. Ancak itaat testinden geçenler örgütte yükselebiliyordu.

Fetihçi bir mantık hakimdi. Her yer bizim olsun, her yerde adamımız olsun, her yeri biz yönetelim istiyorlardı. Bu amaca ulaşmak için bütün yollar mubahtı. Eğer sınavlarda soru çalmak gerekiyorsa o da caizdi. Nede olsa başörtüsü gibi bir farizayı bile furuat seviyesine indirgeme yetkisini kendinde gören dini bir liderleri vardı. Birçok genç kız tesettürleri yüzünden okul kapısından geri dönerken bu cemaatten olan kızlar “Başınızı açın ve girin” talimatı almışlardı. Onlar hakim-savcı olacak, cemaate hizmet edeceklerdi.

Din eğitimi denetim dışı

FETÖ mensupları amaçlarına ulaşabilmek için istihbarat örgütleriyle ve yabancı güçler ile iş tutmuşlardı. Milletin paralarıyla açtıkları okullarda öğretmen statüsünde ajan çalıştırıyorlardı. Yurtiçi ve yurtdışındaki okullarından hiçbirisinde dini müfredata yer vermiyorlardı. Türkçeyi yaygınlaştırdıklarını iddia ediyorlar ama İngilizce eğitim veren okullar açıyorlardı. Belli sayıda öğrencilere ezberlettikleri Türkçe şiir ve türkülerle halkın gözünü boyuyorlardı. Gayrimüslimlere karşı muamelelerinde hoşgörü ve diyalog anlayışını kullanırken kendi dindaşlarına karşı son derece ketum davranıyorlardı. Sonraları ezandan “Muhammedün Rasulullah” cümlesini çıkaracak kadar ileri gitmişlerdi.

Siyasetten uzak olduklarını söylüyorlar ama siyaseti yönetmeye kalkıyorlardı. Ellerindeki medya ve sermaye gücünü kullanarak milletvekili ve bakan belirlemeye çalışıyor, etki altına alamadıkları siyasilere sızdıkları istihbarat birimleri aracılığı ile elde ettikleri bilgileri şantaj olarak kullanıyorlardı.

Buraya kadar yazdıklarım dünden bugüne bilinen şeyler. Açıkça görülüyor ki, bütün istismarlarının temelinde din istismarı var. Yeniden bir özet geçmenin sebebi ise aynı hataları bir daha tekrar etmeyelim, bir daha aldatılmayalım.

Eğitim, özellikle de din eğitimi denetim dışı, sadece belli yapılara havale edilemeyecek kadar önemlidir. Diyanet aktif sorumluluklar üstlenmeli, fakat tek tip anlayış ve yorumlar topluma dayatılmamalı. Açık yüreklilikle fikir beyan edenler dışlanmamalı. Devletin kurumları; Diyanet, üniversiteler, kanaat önderleri, cemaatler, vakıflar… kendilerini yeniden bir öz eleştiriye tabi tutmalıdır.

Din eğitiminde Kur'an ve sünneti merkeze alan, bu günün meselelerine çözüm odaklı bir irfan dili geliştirilmeliyiz. Din eğitimini sağlıklı bir zemine oturtamadığımız sürece dini istismar edenler ve toplumu aldatanlar hep olacaktır. Rabbimizin uyarısını bir daha hatırlatalım. “Ey insanlar! Allah'ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın, çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah hakkında aldatmasın.” (Fatır Suresi, 5)