Ömer Faruk Aktaş, Dünya Bizim için çok anlamlı bir Mursi yazısı kaleme aldı.

Ömer Faruk Aktaş, Dünya Bizim için çok anlamlı bir Mursi yazısı kaleme aldı.

Yazının tamamı şöyle:

Çalışma masamdan yazıyorum bu cümleleri. Mahkeme salonlarında canlarını kaybedip, davalarını kaybetmeyen adamlar varken lise dörde geçtim. Yaşımızdan dolayı yaşayamadığımız ama imrenerek dinlediğimiz 28 Şubat hikâyeleri ile büyürken; hayatta olduğumuz çağda, kaybetmemek için kor ateşi tutarcasına sahiplendiğimiz şeyin iman olduğuna inanarak Allah’ın dinine adanmış adamların gölgesinde adam olmayı öğreniyoruz. Bir mersiye değil bu yazacaklarım. Bir ağıt da değil. Bir şikâyet mi? Haşa... Liseli bir gencin, tanımadan sevdiği abisinin -ağabey demek samimiyeti kaldırıyor benim için- vefat haberini aldığı ilk andaki yaşadığı duygu karmaşıklığını kelimelere dökme girişimidir.

Yıl 2013. Henüz on iki yaşındaydım. Büyüklerimizin Facebook profillerine “RABİA” koydukları zamanlardan geçiyorduk. Ne anlama geldiğini bilmediğim, yalnızca “büyüklerimizden biz böyle gördük” cümlesiyle savunmasını yaptığım bu işaret basbayağı benim de profilimdeydi. Mısır direnişinden duyduğumuz isimlerden bir tık daha öndeydi Mursi.

Çünkü 12 yaşındaydık, slogan atmayı seviyorduk.

Çünkü yürüyüşlerde, mitinglerde “Defol Sisi! Seninleyiz Mursi!” diye sesimiz kısılana kadar haykırabiliyorduk.

Çünkü Seyyid Kutup şiirini “Kardeşim sen Özgürsün”ü yıllar önce ona ithaf ettiğini düşünüyorduk.

Zaman geçti. Büyüklerimiz birkaç hafta sonra kaldırdılar Rabia’yı profillerinden. Yürüyüşler yalnızca olayın sene-i devriyesinde yapılmaya başlandı. Daha sonra güvenlik gerekçeleriyle ertelendi. Hepten ortadan kalktı. Mursi’nin Avrupalı kardeşi Rahmetli Aliya İzzetbegoviç bizleri -biz yine yaşımızdan dolayı yoktuk, büyüklerimizi- uyarmıştı halbuki: “Yapılan soykırımları unutmayın. Unutulan soykırım tekrarlanır.” Biz Mısır’ı unutmuştuk. Arada bir haberi gelen toplu idam kararları basın açıklamalarında yer ediniyor; retweet gündemimizde ilk sıralara yerleşiyordu sadece.

Mursi ve arkadaşları oradaydı hâlâ. Kahire’nin kahrolası firavununun köhnemiş birkaç karanlık hücresinde asırlar öncesinden kalan bir peygamber sünnetine mazhar oluyorlardı. Hepsi birer Yusuf’tular…

Bir Musa tohumu ekmişlerdi, Firavunların hegemonyaları altında katılaşmakta olan mahzun yüreklere... Musa’yı sarayın içinde büyüten Allah izin verirse o tohumlar gönüllerde yeşerecek ve tağutların düzenlerine karşı yeniden kıyama kalkacaklardı. Firavunların saltanatlarını yerle bir edeceklerdi.

Bizler onların gölgelerinde adam olmaya talip olmuş gençleriz.

“Çocuklarımız bizim arkamızdan ‘Onlar adamdı’ diyecekler” diyen Muhammed Mursi’nin ve arkadaşlarının adamlığına şahidiz…

Bizler adam diyoruz. Allah’ın kitabı size adam diyor -Ahzab 23- Gök ehli de size adam desin. Allah rahmetiyle kuşatsın.

Şahitliğiniz mübarek olduğu gibi şehitliğiniz de mübarek olsun.

Gel ey şehid! Üstadın mısralarıyla ahitleşelim:

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte,

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir

Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir

Yoldaşın Muhammed El-Biltaci'nin kızına yazmış olduğu mektubun son cümleleriyle hitama erecek sana yazdıklarım Mursi abi (yaşça değil ruhça):

“Sana elveda demiyorum bilakis görüşmek üzere.. Buluşmamız yakında peygamber ve ashabıyla birlikte Havz-ı Kevser’de olacak. Sonsuz kudret ve hükümranlık sahibi Allah’a yakın. O’nun nezdinde değerli ve şerefli bir konumda. Ayrılmamak üzere. Birbirimize doyma temennilerimizin gerçekleşeceği bir buluşma.”

Rahmetle...

Ömer Faruk Aktaş